Basında TUSKON

Türkiye,ekonomide artık küresel aktör
Türkiye artık her geçen gün daha `dünyalı` olmaktadır. Türkiye`nin bu kadar kısa sürede ekonomide gerçekleştirdiği küresel entegrasyona rağmen makro ekonomik parametrelerde elde ettiği muazzam düzelmede kuşkusuz uluslararası sistemin olumlu katkısı vardır.

Dünyanın ilk 20 ekonomisinden biri olan Türkiye, bugün artık Brezilya, Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerle `fırsatlar ülkesi kategorisinde` anılmaya başlanmıştır. Dikkat etmek gerekir ki, bir ülke sadece ekonomide veya sadece siyasette öne çıkarak bunu tek kanatlı olarak devam ettiremez. Bu iki alanın birbirini destekleyici mahiyette gelişmesi gerekiyor.

Ekonomik alanda atılan adımlara ilave olarak son hükümet döneminde Türkiye, AB ajandasını hızlandırırken, uzun süre ihmal edilen `Ankara`nın doğusuna` etkin bir dönüş yapmış, İslam dünyasında pas tutan `özgül ağırlığını` yeniden keşfetmiştir. İslam Kalkınma Örgütü (İKÖ)`nün liderliğinin ilk defa bu dönemde Türkiye`ye geçmiş olması tesadüfi değildir. Türkiye, ilk defa şimdilerde Asya`ya ve İslam dünyasına Batı`nın şarabını taşıma basitliğinden çıkarak etkin bir `barış gücü` olduğunu göstermektedir. Artık şunu yavaş yavaş gözlemliyoruz ki; Türkiye`nin bölgesel özgül ağırlığına ve tarihsel müktesebatına oldukça oturan `medeniyetler arası köprü olma` iddiası, hamiyetperver gayretlere paralel olarak `Türk`ün Türk`e propagandası` olmaktan çıkmakta, küresel anlamda sahiplenilir hale gelmektedir. Bütün bu çabaların bileşkesi olarak Avrasya açılımları ile Türkiye AB`ye `kazan kazan oyununun` genişleyen haritasını sunmuş oluyor.

Türkiye`nin önündeki tarihi fırsat...

Başbakan Erdoğan ile İspanya Başbakanı Zapatero`nun öncülük ettiği ve BM`nin de yakın ilgisini çeken çabalar etkisini gösterecek kıvama doğru ilerlemektedir. `Yarının kurulması için yeni bir birlikte yaşam formülü` felsefesine sahip Forum İstanbul`da bu yıl verilen mesajlar, medeniyetler arasındaki iletişimde Türkiye`nin basit bir katalizatörden öte bir konuma sahip olduğunu gösteriyor. Global Business Network kurucusu Jay Ogilvy, `Parçaları arzın bin bir köşesine dağılmış olan insanlığın çok kıymetli birikimini, değerlerini ve inançlarını bir araya getirip yapıştırmak ve barış içinde bir arada tutmak iksirinin İstanbul`da bulunduğunu keşfettim.` diyordu. Ogilvy`ye göre İstanbul, aşırı indirgemeci ve dayatmacı 19. yüzyıl modernitesinin zehrini yıkayacak yer olabilir: `İstanbul, Boğaz`ın sakinliğinde, kadim tarihinin ve görmüş geçirmişliğinin verdiği olgunlukla bize, birbirine tahakküm etmeden, inkar etmeden, yok saymadan, ancak kendinin olandan gocunmadan ve terk etmeden bir arada yaşamanın sihirli formülünü ve iksirini sunabilir.` Geçtiğimiz hafta, bu süreci daha ileri bir safhaya taşıyan iki gelişme daha oldu. Bunlardan biri Dünya Ekonomik Forumu (DEF)`nun, Davos dışında Avrupa`da düzenlediği tek toplantısını İstanbul`da yapmış olması idi. Zirvede 40 ülkeden 400`e yakın katılımcı yer aldı. Bunlar arasında Körfez sermayesinin temsilcilerinin ağırlığı dikkat çekici idi.

İkinci büyük organizasyon ise `İslam Davos`u` olarak da anılan ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD)`nin organize ettiği Uluslararası İş Forumu (IBF) idi. Aynı zamanda halen CNR Dünya Ticaret Merkezi`nde devam eden MÜSİAD fuarına da denk gelen 10. IBF`ye başta İslam dünyası olmak üzere gösterilen ilgi muhteşem oldu. Böylece DEF, IBF ve İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi Toplantısı nedeniyle yaklaşık 2 bin yatırımcı ile çok sayıda üst düzey yönetici ve lider İstanbul`da buluşmuş oldu. Keza daha birkaç ay önce Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON)`nun büyük bir başarı ile organize ettiği Afrika ve Avrasya büyük iş forumlarında sadece milyarlarca dolarlık iş akitleri yapılmadı, aynı zamanda birbirini hiç görmemiş ve tanımamış olan uzak coğrafyaların insanları medeniyetlerin kesiştiği bir yerde buluşmuş oldu.

İmajda, temsilde ve güven vermede yıldız gibi parlaması nedeniyledir ki DEF Başkanı Prof. Klaus Schwab, `İstikrarsızlıkla anılan bir bölgede sürekli artan istikrarı ile Türkiye güven veriyor. Yatırımların gelişmesi, bu ülkeye gösterilen güvenin bir göstergesidir. Türkiye potansiyel olarak her türlü iş alanında büyük bir fırsat ülkesi olarak karşımıza çıkıyor.` diyor. Dikkat edilmesi gerekir ki, iş geliştirmede, ticaret hacminin artmasında, fırsatlar sunmada Avrupa`da alan gittikçe daralırken fırsatlar dalgası hızla Asya`ya kaymaktadır. Türkiye, sahip olduğu potansiyeller ve stratejik değerlerle Avrupa`nın Asya`ya açılmasına kritik katkı sağlayabilecektir. Buna göre gelecek on yıllarda küreselleşmenin renginin daha bir Asyalı olması mukadderdir. Bu nedenlde son yıllarda hızla Doğu`ya yönelen küresel sermaye, oluşan ortam nedeniyle artık Türkiye`yi `by-pass` etmek yerine merkeze almaya başlamıştır. Eğer Türkiye bu fırsatı iyi idare edip bir kez daha sektirmezse, küreselleşmenin tek yönlü olarak Batılı değerleri empoze eden bir süreç olmaktan bir nebze de olsa bizim değerlerimizi de temsil eder hale gelmesi mümkün olabilir.

Buna rağmen sermayenin bu ilgisinin tek başına Türkiye`nin kalkınma sorununu halletmeyeceğinin, hatta iyi idare edilmemesi durumunda durumu içinden çıkılmaz bir hale sokabileceğinin farkında olmalıyız. Bu bağlamda Türkiye`nin bilinçli çabalarla yeni bir kalkınma deseni oluşturması, bunun politikaları üzerinde dikkatlice düşünmesi gerekmektedir. Ünlü yönetim bilimci Michael Porter, `Ulusal refah miras alınmaz, üretilir.` diyor. Porter, meşhur `rekabetçi elmas` anaforunda zenginliğin kaynaklarını dört düzeyde ele alıyor. Bunlar; (i) kaynaklar (insan kaynağı ile araştırma ve enformasyon altyapısı), (ii) buluşlara yatırım yapan iş ortamı, (iii) talepkar bir yerel pazar ve (iv) destek sanayilerinin varlığıdır. Ekonominin bu tür bir donanıma kavuşturulması, iç içe geçmiş olan üç aşamalı bir rekabetçilik stratejisi gerektirmektedir. Kaynak güdümlü birinci aşamada ülkenin rekabetçi avantajını düşük maliyetli emek ve doğal kaynaklar belirler. Bu aşamadaki bir ülkede ihraç malları sayıca az, katma değeri düşük, uluslararası piyasada aracılara olan bağımlılık yüksek, kar marjları düşük ve son olarak rekabet gücü fiyatlar ile ticaret hadlerindeki dalgalanmalara açıktır. Dahası teknolojiye erişim ithalata, taklit etmeye ve doğrudan yabancı yatırımlara bağlıdır. Böyle bir aşamada stratejiler ülkede `yatırım ortamının` iyileştirilmesini hedeflemeli ve ayrıca ekonominin kaynakları ulusal rekabeti artıracak alanlara kaydırılmalı, bilhassa sağlık ve eğitim olmak üzere altyapı yatırımları bitirilmelidir. Büyük bölgesel farklılıkları ve sektörel dengesizlikleri olan Türkiye ekonomisi bazı alanlarda bu süreci geride bırakmışken, bazı alanlarda halen sürecin içindedir.

İvmeyi artıracak hamleler

Türkiye, bu aşamayı geride bırakarak yatırım güdümlü ikinci aşamaya geçme sancıları çekmektedir. Türkiye`de üretim, temel mallardan imalat sanayiine kaydığından artık rekabetçi avantajın üretkenlik ve yüksek katma değerli karmaşık ürünlerin üretim ve ihracatında aranması gerekmektedir. Küresel entegrasyonda `onlar ortak, biz pazar` durumuna düşmemek için sektörel düzeyde değer zincirinde yerli şirketlerin kapasitesi güçlendirilerek ulusal payın artırılması ve ithal teknolojilerde iyileştirmelere gidilmesi stratejik bir hedef olarak belirlenmelidir. Bu meyanda yabancılarla `çözüm ortaklıklarına` dayalı yatırımlar gerçekleştirilmelidir. Aksi takdirde yabancı sermayeli şirketler içeride de küreselleşirken, yerli şirketler iyice izole olup süreçlerden kopabilir, iç piyasaya yönelip kendi aralarında öldürücü rekabete girebilir, yabancı sermayeye tedarikçi konumuna gerileyebilirler. Türkiye tam da bu aşamanın içinde olup, geleceği büyük oranda bu aşamayı başarıyla geride bırakmasına bağlıdır. Şirketlerimiz uzun süre içe kapalı kaldığından, ekonomide devlet baskın olduğundan ve sanayinin verimliliği düşük kaldığından Türkiye şu aşamada tam bir kırılma noktasında bulunmaktadır.

Buluş güdümlü üçüncü ve son aşamada ülkenin rekabetçi avantajı, buluşlar yapabilmesinde ve küresel teknolojinin sınırlarını zorlayan mal ve hizmetler üretebilmesinde yatar. Bu son aşamada strateji, teknolojinin yayılması ve buluş için etkin bir ulusal ortamın oluşturulması üzerine odaklanmalı; ağırlık destek kurumlarına ve özel sektörde yaratıcılığı özendiren teşviklere verilmeli; şirketlerin kendilerine özgü stratejiler geliştirmesi özendirilmeli ve hizmet ihracatı kapasitesinin geliştirilmesi öncelikli amaç olmalıdır.

Esasen Türkiye`de şimdilerde bu sürecin de bir kenarından tutmak gereği fark edilmiş olmakla beraber, hizmet sektörü ürünlerinin ihracatı bağlamında halen edilgen ve büyük bir `açık pazar` durumundadır. İthal ikameci dönemden kalan birinci aşamanın içerdiği çarpıklıklar ve ikinci aşamanın büyük oranda tamamlanmamış ve içselleştirilmemiş olması nedeniyle Türkiye`de üçüncü aşamaya sıçrama yapılamamaktadır. Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye`nin kendi iç dinamikleriyle bu aşamaya girmesi oldukça zor gözüküyor. Bunun için Türkiye`nin mevcut küresel sermayeyi, teknolojiyi ve bilgi havuzunu ülkeye taşıması gerekmektedir. Yabancı sermaye yatırımlarının ülkeyi üs edinmesi için bu konuda atılan adımlara yenilerinin eklenmesi, istikrarın uzun zamana yayılması ve sürdürülmesi ve mutlaka etkin bir yabancı sermaye stratejisinin geliştirilmesi gerekmektedir.

İbrahim Öztürk/Zaman

Diğer Haberler
Wilson 'Türklerin gönlünü aldı
TUSKON TÜRKİYE-PASİFİK Zirvesi
Gazeteler gerçek gündemi atladı
Bitlis'te İşadamları Biraraya Geldi
Bilecik'in Umudu: BİSİAD
DASİDEF üyesi işadamları, Doğu'nun ekono...
TUSKON'da AB'li oldu
2007 Kayserililerin inovasyon yılı
İş dünyası örgütlenmeyi sevmiyor
TUSKON 'İş Dünyası ve Sivil Toplum' rapo...

  Türkiye Pasifik Dış Ticaret Köprüsü 2007
  TUSKON III. Başkanlar Kurulu
  Türkiye –Avrasya Dış Ticaret Köprüsü
Başkanın Mesajı
Temsilciliklerimiz
Yönetim Kurulumuz
Basında TUSKON
   Dilek ve Temenniler |  Site Haritası |  Banner Anasayfa   
Her hakkı saklıdır © 2006 Tasarım ve Programlama